![]() |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
KAPİTALİZMİN TANIMI
Kapitalizm, feodalizmin yıkılması ile başlar. Feodalizm ya da feodal düzen, sosyal ekonomik anlamında, halkın toprakları elinde tutan küçük bir azınlığa her bakımdan bağlı ve bağımlı olması durumudur. Bu düzen XV. Yüzyıldan başlayarak ulus olayının doğması, merkezi otoritelerin kurulması, ticaretin genişlemesi ve paranın rolünün büyük bir ölçüde artması ile yıkılmaya, çökmeye başlamıştır. Bu yeni oluşumun önemli bir yanı da bundan böyle emek gücünün satın alınması ve bir işçi sınıfının doğmaya başlamasıdır. Para ekonomisi ve ticaret, kapitalizmin başlangıcı olmuştur. Şu halde kapitalizm bir ekonomik düzenin adıdır. Bu düzen içinde üretim malları genel olarak bireylerin elindedir. Üretim kar elde etmek için yapılır. Kuşkusuz, kapitalizmin ya da kapitalist düzenin birçokları arasında en çok kabule ulaşmış olan tanımı şöyledir: Kapitalizm, üretimin bir işveren veya işvveren kumpanyaları tarafından örgütlemesidir. Bu işveren veya kumpanyalar, birikmiş oldukları sermaye ile hammadde ve makineler satın alır ve emek kiralanır. Bunlarla, harcananlardan daha çok mal ve hizmet üretir ve kar sağlarlar. Diğer bir görüşe göre, kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetine ve bu araçların onlara sahip olmayan özel mülkiyetine ve bu araçların onlara sahip olmayan emekçiler tarafından işletilmesine dayanan bir insan toplumun hukuksal statüsüdür. Özel girişim ve piyasa serbestliğine dayanan bir üretim sistemi olan kapitalizm, esas olarak büyük çapta gelişmiş teknik sermayeye ve mali sermayenin egemenliğine dayanan iktisadi bir istemdir. Kapitalist rejimde iktisadi etkinliğin temel amacı kar elde etmektir. Ama kar elde etmenin karşılığında girişimin başarısızlığa uğraması tehlikesi vardır. Modern kapitalizmin ayırıcı özelliği, işletmenin, kar dışında ayrıca belli bir güvenlik araması ve yeterince büyüdüğü zaman da güç sahibi olmak istemesidir. Klasik kapitalizm, merkezi olmayan bir ekonomi tipine tekabül eder. Bu tip ekonomide, üretimle tüketim arasındaki eşgüdüm (iktisadi denge), en yüksek karı elde etmeye yönelik bir iktisadi hesaba göre hareket eden işletmelerle tüketicinin, arz ve talep yasası tarafından yönetilen bir rekabet piyasasında, hiçbir kısıtlamaya uğramadan özgür davranışlardan doğar. Bu sistemin temellerini oluşturan iktisadi mekanizmaların aksamasını önlemek amacıyla devletin ara sıra müdahalede bulunması gerekir. Feodal Toplumun Çöküşü Feodalizmden kapitalizme geçişe ilişkin farklı tartışmalar iktisadi düşünce literatürüne girmiştir.bilindiği gibi işçi sınıfın doğuşu ve bir sınıf olarak belirgin özellikler taşıması tarihsel açıdan kapitalizmle eş zamanlı başlamıştır. Bu yönüyle işçi sınıfının doğuşu ve kapitalist üretim ilişkilerinin yoğunlaşması arasında paralel ilişkiler bulunmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkışı, bir sınıflamaya göre “kullanım amacı” ile yapılan mal ve hizmet üretiminin yerini “pazar için” üretime bırakması ile açıklanabilir. Kapitalist üretim biçiminin gerçekleşmesi ücretle çalışan insanların varlığına, para şeklindeki servete ve üretim araçları ile sahip sınıfların bulunmasına bağlıdır. Kapitalizm bir iktisadi sistem olarak ücretle çalışacak insanların varlığına bağımlı olması, feodalite kavramından farklı olarak, iki sınıfın varlığını açıklar. Bilinen sınıflamaya göre bunlar mülk sahibi ve üretim aralarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist sınıf ile iş gücünü satmaya zorunlu bulunduran kapitalist sınıf ile iş gücünü satmaya zorunlu olan işçi sınıfıdır. Makasın diğer ucu olan kapitalist sınıfın sahip olduğu üretim araçları ve servet birikimi, feodal üretim ilişkilerinin kendi öz çelişkisinden ortaya çıkmıştır: Serf ile Senyör arasındaki çelişkiler, (emek üretkenliği düşük olması, buna rağmen senyörün artı değeri arttırmaya çalışması) Senyörler arası çatışmalar, (üretim artışı ve zenginlik kaynağı başka senyörün toprağını gasp etme ile sağlanmakta) Kentte gelişen ticari ilişkiler,(ticaretle uğraşan zengin kentliler, burjuvaların varlığı, kırsal kesimdeki köylülerin gittikçe artan sefaleti) Kentlerde zanaat ve tüccar loncalarında çalışanların mesleki ilerleme yönünden tıkanıklarla karşılaşması (Tüccar loncaları ile zanaat loncaları arasındaki faklılaşma) Zenginleşen tacirlerin geleneksel feodal sistem ve soylularla uyum sağlayamaması Gerek yukarıdaki çelişkiler, gerekse ticaret genişlemesi, servet ve sermaye birikiminin oluşmasında kapitalist sınıfa önemli imkanlar tanımıştır. Bu bağlamda işçi sınıfının oluşmasında yukarıdaki çelişkiler etkili olmuştur. Feodal yapılanma içinde üretici sınıf olan köylülerin toprağı terk ederek kentlerde toplanması ilk sınıfsal oluşumunu açıklamaktadır. XVI. Yüzyıl başında Lyon kentinde nüfüs iki katına çıktı ve gelişmiş ticari ve sınai bir merkez haline geldi. Emek piyasalarının farklı biçiminler inin bu dönemde ortaya çıktığı görülmektedir. 1529’da tarımsal kriz nedeni ile açlıktan ayaklanma başladı. 1930’da zanaatkarlar ve küçük üreticiler ayaklandı. Hızla değişen koşullar toplumsal düzeni sarsmaya başladı. 1534 yılında rahipler, soylular, tüccarlar yoksullara yardım programı düzenlemek ve yardım merkezi haline getirmek için sandık kurdular. Bütün bu olgular topraklarını terk eden köylülerin kentlerde karşılaştığı çok ciddi sefaletin de başlangıcını oluşturmakta idi. Bu bağlamda işçi sınıfının doğuşu diğer üretici olan köylülük içinden çıkmıştır. İşgücünün topraklarından uzaklaşması sonucu iki olgu ortaya çıkmıştır. Birincisi topraksız köylünün her şeyini terk ederek kentlere yerleşmeye başlaması ve orada emek gücünü satmaya çalışması, ikincisi de toprak sahibinin Kıta Avrupa’sı temelli olarak topraklarında artık ücretli emek çalıştırmaya başlamasıdır. Feodal toplum yapısının içindeki kapitalist ilişkilerin diğer bir ayağı para ve sermayeye dönüşecek birikim üzerinedir. Gerçi ticaret ilk çağlardan beri para ile bir dönüşüm sistemi içine girmiştir. Ancak kapitalist üretim biçiminin geçerli koşullarını sağlayamamıştır. Yeni kıtaların keşfi ve buradaki kıymetli madenlerin Avrupa’ya taşıması, Afrika’daki siyah işgücünün köle emeği olarak geniş plantasyonlarda kullanımı kapitalist birikim sürecini genişleten ve yerleşmesini sağlayan unsurlar olarak kabul edilir. Ticaretin gelişmesi, kentlerdeki zanaat loncalarını da önemli ölçüde değişikliğe uğrattı. XVI – XVIII yüzyıllarda Batı Avrupa’da bağımsız sanatların gerileme süreci ve lonca sisteminin çöküşü başlamıştır. Lonca sisteminin çöküşü ile ticari ilişkilerin bunalıma girmemesi yeni üretim kaynaklarının ortaya çıkışı sayesindedir. Kapitalist sınai örgütlenme modeli içinde ev sanayi ve kapalı aile sistemi olarak bilinen bir sistem gelişmiştir. Bu sistem içinde işverenin rolü tüccar tarafından üstlenilerek, hammadde ve diğer yardımcı malzeme lonca dışında çalışana verilerek, ondan sadece işgücü ve zanaatı isteniyordu. Kapitalist üretim ilişkisinin henüz çekirdeğini oluşturan bu sistem bir geçiş döneminin özelliklerini taşımaktaydı. Çalışan, loncada da olduğu gibi üretim araçlarının sahibiydi. Üretilen meta karşılığı olarak tüccarlardan bir “ücret” almaktaydılar. Tüccar ise üretilen mala kar koyarak, satışını gerçekleştiriyordu. Süreç kapitalist ilişkilerin başında ve ev üretimi sistemi ile malın farklı aşamalarda farklı mekanlardan geçmesini sağlıyordu. Tüccar ise bu sistemin organizasyonundan sorumlu olmaktaydı. Bu aşamada ticaret sermayesinin sanayi üzerindeki egemenliği (hem üretim hem de satış için) geçerlidir. Kapitalizmin Ortaya Çıkışı ve Değişimi Bugünkü anlamına ulaşmak için kapitalist düzen uzun sayılabilecek tarihsel bir evrim geçirmiştir. XVI. Yüzyılda kapitalist düzen oldukça gelişmiş, büyük sermaye birikim başlamıştı. Bu sermayeye sahip olanlar olaylara artık çağlarının görüşü içinde bakıyorlardı. Ortaçağın düşünce ortamından geniş ölçüde uzaklaşılmıştı. Tüccar kazanç, kar arkasından koşmaya meşru bir hak olarak görmekte, değer para ile ölçülmekte, servet başarısının ölçüsü sayılmakta idi. Faiz paranın meşru kirası isi. Bundan böyle sırf zengin olduğu için insandan kuşkulanılmıyordu. XVI. Yüzyılda ve XVII. Yüzyılların ilk yarısı içinde kapitalist düzen daha çok ticari ve mali bir nitelik gösteriyordu. Bu nedenle çağın ekonomik yaşamına kapitalist tüccar ve bakerler egemen olmuşlardır. XVII. Yüzyıl biterken, avrupa’nın ekonomik yaşamındaki en önemli değişme, kapitalizmin büyüyüp gelişmesi ve sanayileşmesi içinde görülür. 1750 – 1850 yılları arasında gittikçe egemen olması gerçeği içinde ortaya çıkar. Bundan böyle XVIII. Yüzyılda Sanayi Devriminin üretimi büyük ölçüde arttırmasıyla birlikte, imalat, insan elinden makineye geçmiştir. Bütün ekonomik ve sosyal düzenler belli bir düşünce ortamı içinde oluşur ve gelişirler. Şu halde liberalizmin kapitalist düzene yön vermiş olması bir rastlantının ürünü değildir. Hemen hemen aynı zamanlarda doğmuş olan liberalizm ve kapitalizm birbirini tamamlamıştır. Liberalizm kapitalist düzenin düşünce ort***** oluşturmuştur. Böylece başlangıcında kapitalist düzenin liberalliği ağır basmış ve bütün XIX. yüzyıl liberal kapitalist düzenin gelişmelerine alan olmuştur. Bu gelişme ekonomik ve toplumsal alanda tam bir özgürlük içinde yürümüş, serbest girişim ve kişisel çıkar hareketlerini destekleyen yeni makineler ve teknik, ekonomik ve toplumsal alanlarda birbirleriyle bağdaşması güç sorunlar yaratmıştır. XIX. yüzyılda, merkantilizm politikası geçerliliğini yitirmişti. Artık kendi işlerini kendileri yürütmek isteyen iş adamları devletin ticaret ve sanayiye karışmasının zararlı olduğunu düşünüyorlardı. Ülke ekonomisi üzerinde devlet denetiminin az olması ya da hemen hemen bütünüyle ortadan kalkması olan bu uygulamaya Fransızca “bırakınız yapsınlar” anlamına gelen laissez-faire dendi. Bu düşüncenin yaratıcısı Adam smith’dir. Kapitalizmin “bırakın yapsınlar” döneminde, özel mülkiyet ve servet özgürce kullanılmış en çok kar getiren alanlarda yatırım yapılmış ve işletmeler birbiriyle rekabet etmiştir. Liberal kapitalizm ve sanayileşme ile doğan yeni bir işçi sınıfı yeni toplum içinde önemli sorunların da kaynağı olmuştur. Önce ücret ve gelir bölüşümü sorunu ortaya çıkmıştır. Fabrikada yaratılan değerin bölüşümünde, bu oluşumda önde gelen bir rol oynayan emeğin payı ne olacaktır? Başka bir deyişle, işçinin payını belirleyen ücretler nasıl bir hukuksal ortam içinde ve hangi kurallara uygun olarak belirlenecektir? Düzenin mantığının bir gereği olan serbestlik, serbest rekabet, kişisel çıkar, çalışma özgürlüğü ve bireysel bağıt yolu ortaya bir rekabet ücreti çıkarmaktadır. Sanayi Devriminin bu yeni düzeni, işverenlerin işçilerle yapacakları bağıtların dışardan herhangi bir müdahaleye konu olmaması (özellikle devlet ve sendikalar tarafından) ve ücret pazarlığının kişisel düzeyde oluşmasıdır. Sanayi Devriminin işçiler arasında yarattığı rekabet ortamı karşısında her günkü ücreti ile yaşamak durumunda olan insanlığın bağıt ve çalışma özgürlüğünün önemli sefalet ücretlerini oluşturan ve ancak fizyolojik yaşamı sürdürebilen ücretleri, denilebilir ki, liberal kapitalizmin başlıca nedenlerinden olmuştur. Bütün XIX. Yüzyıl liberal kapitalist düzenin gelişmelerine tanıklık etmiştir. Ekonomik alandaki üretim önceki dönemlerde görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Sanayi Devrimini yaşamakta olan ülkelerde servet hızla artmış ve halkların yaşam düzeyleri çelişkilerle dolu olarak yükselmiştir. Ne var ki, bu yeni oluşumlar içinde liberal kapitalizmin, ancak küçük bir kesiminin, başka bir deyişle üretim araçlarına sahip olanların kullanabildikleri sınırsız özgürlükleri işçi sınıfı bakımından derin adaletsizliklerin kaynağı olmuştur. Toplumların kalabalık ve yalnız ücret gelirleri ile geçinmek durumunda olan kesimleri, çoğu zaman en sade ve temel gereksinimlerini tatmin edememenin, doyuramamanın acı ve yoğun sıkıntılarını yaşamışlardır. Bu düzen maddi alanda büyük başarılar sağlanmış olmakla birlikte, yaratılmakta olan servet ve zenginlik yayılamadığı için refah ve tüketim alanındaki adaletsizlik ve dengeler durumdan sağlıksız doğrultulara çekilmiştir. Bilindiği gibi liberal kapitalist düzenin gözünde emek de bir malıdır. Emeğin fiyatı da piyasada oluşan sunum ve istem durumuna göre değişir. Yeni makinelerin işsiz bıraktığı milyonlarca insan, kentlerde yığılan köylüler, yıkılan loncaların usta, kalfa ve çırakları iş bulabilmek için kendi aralarında yoğun bir rekabet içine girince emeğin pazarlık gücü aşırı derecede zayıflamıştır. Bu durumdan yararlanan kapitalistler emeğin sömürülmesini kurumlaştırmışlardır. Bu durumda tepki olarak işçiler örgütlenmeye, sömürgeye karşı koymaya yönelmişlerdir. Olaylar ve durumlar bu gereksinimi giderek yoğunlaşmıştır. Zaman içinde ekonomik ve sosyal yaşamda, liberal düşüncenin va olduğunu ileri sürdü doğal, tanrısal yasaların dengeleri içinde oluşan işçi-işveren ilişkilerinde sermayenin emeği sömürmesi olayı süreklilik kazanarak toplumsal huzursuzluklara yol açmıştır. Adaletsizlik ve sömürü karşısında tarafsız kalınamayacağı düşüncesi yayılarak devletin ekonomik ve sosyal yapılar, liberal kapitalist düzenin yeniden gözden geçirilmesine yol açıyor. Mücadeleciğe doğru bir yola giriliyor. Bu oluşum I. Dünya Savaşı ile hız kazanıyor. Bundan böyle devlet yeni bir anlayışa giriyor. Temelde sosyal politikaya karşı olan liberal düşünce kendi içinde bir evrime yöneliyor. Bu, liberalizmdeki evrimin en ilginç yönüdür. Devlet bir yandan doğrudan doğruya müdahaleleri , yani yasalar çıkarmak yolu ile işçilerin, genellikle ekonomik bakımdan güçsüz durumda bulunanların yaşam ve çalışma koşullarının asgari normlarını belirlerken, bir yandan da sendikal hakları ve özgürlükleri koruyup güvence altına alarak toplu düzeyde dengeli bir işçi-işveren ilişkileri oluşmasının engellerini arkalarında bırakma yolunda somut ve olumlu adımlar atıyor. Bundan böyle sendikal hakların ve özgürlüklerin durumu ülkelerin siyasal rejimlerin nitelikleri belirleyen başlıca özge oluyor. Bu oluşum II. Dünya Savaşından sonra hızla genişleyip yayılıyor. Kapitalist Sistemin Devamlılığı Bütün kusur ve ayıplarının ortaya çıkmasından sonra ekonomide izlediği yol Kapitalist sistemin devam ettiğini göstermektedir. Kapitalizme Sosyalizm aşısı yapılması veya Sosyal adaletin yamanmasıyla Milli Gelirin artırılması temeli üzerine kurulan ekonomik düzen, bu konunun açık delillerindendir. Hatta bazı ülkelerde ekonomik düzenlemede milli gelirin artırılması temel alınmıştır. Yani sistem Kapitalizme göre kurulmuştur. Bu ise, kapitalizmin uygulanmasını ve de kapitalizmin uygulanma tarzındaki gelişmeyi göstermektedir. Batının hegemonyası altında bulunan bütün bölgelerde Kapitalist sistemin bozukluğu hissedilmiş, ayıpları ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı kapitalizmi geliştirme yönteminin uygulanması gerekmiştir. Bu gelişmeyi sağlayabilmek için de Sosyalizm ve Sosyal Adalet ve aynı zamanda ekonomik planlama ve ekonomik kalkınma kavramları hakkında kamuoyu oluşturmak için çaba sarf etmeye başlanmıştır. Işte bu yeni yöntem aracılığıyla Kapitalist sistemin uygulanır bir şekilde devamlılığı garantilenmiştir. Bu yöntem, XIX. Yüzyılda Kapitalist sistemin ayıplarının görülmesinin ardından Kapitalizm yıkıma doğru sürüklenirken Batının kullandığı bir yöntemdir. 19. yüzyılın başlarında kapitalist sistemin bozukluğu tamamen keşfedilmiş ve onu çökertmekle tehdit eden yeni düşünceler ortaya çıkmıştır. Bu düşünceler, Avrupa'da ve Rusya'da yaşayan toplumların bu sistemden çektikleri zorlukların, sıkıntıların ve zulümün bir ürünüdür. Kapitalizmin bünyesinde barındırdığı birçok hatalar sebebiyle Sosyalist düşünceler ortaya çıkmış ve kamuoyunda etkin hale gelmiştir. Her ne kadar XIX. Yüzyılın ilk yarısında fikri araştırmışlar, tezler, telif eserler ve teorik düşünceler şeklinde görülen bu düşünceleri anlatan partiler varolsa da bunlar, toplumları etkileyebilecek, toplumsal hayatı değiştirebilecek ve yönetim sistemini tehdit edebilecek aktif bir role sahip değildi. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde bu hareketler, düşüncelerini uygulamaya ve yönetimi ele geçirmeye çalışan siyasi hareketlere dönüştüler. Rusya’da ve Avrupa devletlerinde kurulan bu tür partiler gazeteler çıkarıyorlar, konferanslar veriyorlar, eylemler yapıyorlar ve halkı sosyalizme çağırıyorlardı. Hatta sosyalizmin düşüncesi bütün Avrupa’yı kasıp kavurmakta, Kapitalist sistem, özellikle Marksist Sosyalizmden kaynaklanan yıkıcı bir saldırıya uğramaktaydı. Bunun üzerine kapitalistler, kapitalist sistemin korunmasını ve dev***** garantileyecek, insanların Marksist Sosyalizme yönelmelerini engelleyecek “Devlet Sosyalizmi” adı altında yeni bir yöntem ortaya koydular. Ancak “Marksist Sosyalizm” zafere ulaştı. Böylece Kapitalist sistem üzerindeki tehlike daha da artmış oldu. Kapitalizmin egemenliği altında sürünen toplumlar tarafından Kapitalizmin zulumünün hissedilmesi büyük devletleri, Kapitalist sistemi korumak ve yıkımını engellemek için “Sosyal Adalet” ve “Devlet Sosyalizmi” düşüncesine ilave olarak “Ekonomik Planlama” ve “Ekonomik Kalkınma / Gelişme” düşüncelerini gündeme getirmeye mecbur etti. İşte Sosyal Adalet ve Sosyalizm denilen fikirlere ve bunların yanında ekonomik gelişme / kalkınma ve İktisadi Planlama düşüncelerine yapılan çağrıların üzerine oturtulduğu temel, Müslümanların topraklarında Kapitalist sistemin devamlılığını sağlamak ve Batı sömürgeciliğinin ömrünü uzatmak için yapılan çabalardan başka bir şey değildir. Kapitalist sistemin temelini oluşturan Milli Gelirin artırılması düşüncesinin, Sosyal Adalet ve devlet sosyalizmi düşüncelerinin bozukluğunu bilmek için, bunların iç yapılarını bilmek ve ekonomik düşünceler olmaları nedeniyle bunların hatalarını teker teker açıklamak gereklidir. Kapitalist Sistemin Bozukluğu Kapitalist sistemin bozukluğunu anlayabilmek için ekonomik sistemin temelini oluşturan “Milli Gelirin artırılması” düşüncesinden işe başlamak gereklidir. Bu düşünce Kapitalist sistemin temelidir ve sistem bu esas üzere kuruludur. Kapitalist sisteme göre; ihtiyaçlara oranla, mal ve hizmetlerin kıt olması temel problemdir. İnsanların yeni ve sayısız ihtiyaçları karşısında mal ve hizmetlerdeki yetersizlik toplum için ekonomik bir problemdir. Çünkü insanın doyurulması gereken ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla bu durumu sağlayacak bir takım vasıtaların bulunması gereklidir. Bu vasıtalar ise, mal ve hizmetlerdir. Mallar, kapitalistlere göre “maddi ihtiyaçlar” olarak isimlendirilirler ve bunlar elle tutulabilen, hissedilen ihtiyaçlardır. Bu tür ihtiyaçlar ekmek yemek, elbise giymek ve evde oturmak gibi hissedilebilir ve elle tutulabilir şeylerdir. Hizmetler de ihtiyaç giderme ve tatmin vasıtalarındandır ve yine Kapitalistlere göre manevi ihtiyaçlar olarak isimlendirilir. Bunlar doktorluk, öğretmenlik ve mühendislik gibi hissedilen, elle tutulmayan ancak ihtiyaç gideren şeylerdir. Sınırlı miktardaki “mal ve hizmetler” insanın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmemektedir. Zira insanın ihtiyaçları sınırsızdır. Mal ve hizmetler ne kadar artarsa artsın bu ihtiyaçların tamamen doyurulması imkansızdır. Kapitalistlere göre asıl problem insan değil, ihtiyaçları doyurmak için mal ve hizmetlerin artırılması temel problemi oluşturmaktadır. Temel sorun bu şekilde tespit edilince de gelirleri artırarak yüksek seviyede bir üretime ulaşmayı garantileyecek şekilde bir takım kaidelerin konulması kaçınılmaz hale gelmektedir. Kapitalistlere göre ihtiyaçlara oranla mal ve hizmetlerin oransal olarak kıt olmasından kaynaklanan ekonomik problemi çözmek için ele alınması gereken en önemli konu Milli üretimin / hasılanın artırılması konusudur. Ekonomik problemin temeli her ferdin yaşamasını sağlamak değil üretimi artırmaktır. Dolayısıyla kapitalistlere göre ekonomik problemin çözümü, üretimin artırılmasından geçmektedir. Kapitalist sistemin temeli işte budur. Kapitalist sistem hem üretimi hem de dağıtımı konu edinir. Ancak bunu tek tek bütün fertlerin ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak değil, ülkedeki mevcut ihtiyaçları dikkate alarak gelirlerin dağıtımını araştırır. Kapitalist sistem dağıtımı, dağıtımın gerektirdiği kurallara göre değil, gelirin artırılması düşüncesine göre yani mal ve hizmetlerin ve milli gelirin artırılması yoluyla araştırır. Dolayısıyla konunun temeli tamamen üretimin yani milli gelirin artırılması noktasında odaklaşmaktadır. Kapitalist ekonomik sistemin temel hedefi, Milli geliri artırmak ve üretimin mümkün olan en yüksek seviyeye ulaşması için çalışmaktır. Milli Geliri artırmayı ekonominin temel unsuru haline getirmek, üretmeleri ve mülk sahibi olmaları için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti vermek ancak, Milli Gelirin toplumun bireylerine dağıtılmasına hiç önem vermemek insanların diledikleri yoldan mülk sahibi olmaya yöneltmiştir. Buna göre insanlar, yalan, kumar, stokçuluk, faiz, içki, her türlü uyuşturucu ticareti gibi herhangi bir yolla mülk sahibi olabilirler. Kapitalist sistem, probleme toplumsal bir problem, yani insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir problem olarak bakması gerekirken, servetin artırılması ve elde edilmesi için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti vererek problemi üretim problemi haline getirmekle ekonomik meseleyi tamamen ters bir şekilde tasavvur etmiştir. Böylece problemi çözmemiş aksine problemi zulüm ve üstün değerlerin yok edilmesi üzerine yerleştirmiştir. Serveti, maddi değerlerin dışında hiçbir değere kıymet vermeyenlerin ve güçlülerin elinde bırakmıştır. Manevi, ahlaki ve ruhi değerlere önem verenlere karşı cimrileşmiş ve zayıfları bu servetten mahrum bırakmıştır. Hayatı yalnızca mal ve hizmet olarak yani yalnızca madde olarak tasavvur ederek fertlerin fakirlik ve yoksulluk problemini çözeceği yerde topluma yoksulluğu iyice yerleştirmiştir. Gücü yeten kimse servetten pay alacak, güçlü olan kimse gücü sayesinde servete kavuşacaktır. Zayıf olanlar ise servetten mahrum kalacaklardır. Ekonomik sistemin temelini Milli Gelirin artırılmasına bağlamanın ve buna çağrıda bulunma düşüncesinin gerçeği işte budur. İktisadi planlamaya ve ekonomik gelişmeye çağrıda bulunmanın altında yatan gerçek neden de budur. Çünkü bu çağrılar ekonomik sistemimizin kapitalist sisteme göre şekillendirilmesine yönelik çağrılardır. Ekonomik hayatı, insanlar arası ilişkilerin ve hayatın temeli haline getirmeye çağrıdır. İnsanlarda var olan manevi değerleri yok etmek, toplumda fukaralığı ve yoksulluğu yerleştirmek, insanların çoğunluğunu ezerek onlara zulmetmek ve onları güçsüz kimseler haline getirmek bu çağrının sonuçlarıdır. Kapitalizmin Esnekliğini Yitirmesi Kapitalizm, uzun yıllar başıboş denetimsiz bir ekonomik sistem olarak kalmıştır. Kapitalist toplumlarda çalışma saatleri uzundu, çocuk işçiler çalıştırılıyordu, işçilerin hemen hemen hiçbir hakkı yoktu. Kapitalizmin kendisine çekidüzen vermeye başlaması büyük ölçüde Marksizm’in etkisiyle olmuştur. İşçiler sendikalaşmaya, çalışma saatleri kısıtlanmaya başlamış, grev hakkı doğmuştur. Bu gelişmeleri izleyerek tekelleşmenin önüne engeller getirilmiştir. İlerleyen yıllarda kurallarda bir miktar katılığa kaçıldığı ve sosyal devlet uğruna girişimciliğin kısıtlandığı görülünce bazı kuralların gevşetilmesine geçilmiştir. Piyasanın ve rekabetin önündeki engeller kaldırılmaya başlanmıştır. Sosyal devlet olgusu yeniden ve gelişmenin önünü açacak biçimde tanımlanmıştır. Kapitalizm geçen yüzyılın son 10 yılına deregülasyon, desantralizasyon, devlet müdahalesinin azaltılması eğilimleriyle girmiştir. Asya’da ve ardından Rusya’da yaşanan mali kriter dünyaya yayılmaya başlayınca bu kez deregülasyondan regülasyona, desantralisazyondan santralizasyona geçilirken devlet müdahalelerinin artrılması gündeme gelmiştir. Krizin temel kaynağı mali kesim ve sermaye hareketlerinin serbestliği olarak tanımlanınca mali kesimin elini kolunu bağlayacak yeni ve daha sıkı kurallar konulması kaçınılmaz olmuş ve kapitalizm bu yüzyıla böyle bir görünümle girmiştir. Yani kapitalizmin bugün geldiği nokta, esnekliğini giderek yitirdiği bir görünümdür. Kurallar, kuşkusuz gereklidir ve bir takım sapmaların yol açacağı yıkımları önleyici katkısı vardır. Kurallar kapitalizmin kabulünü daha kolaylaştırır. Ne var ki kuralları fazla sıkı uygulayınca kapitalizmin özünü oluşturan mekanizma olan piyasa, rekabet ve dolayısıyla girişimcilik ölmeye başlar. Kapitalizmin, küreselleşirken esnekliğini yitirmesi yeni dünya finansal mimarisi kuramı çerçevesinde ABD’de geliştirilmiştir. Dünyaya yayılmasında IMF etkili olmuştur. IMF gözden geçirmelerine bakıldığında bu standartlaşma, bu tek düzelik açık ve net olarak görülebilmektedir. Oysa gelişme standardın dışına çıkılarak, tekdüzelikten biraz saparak yakalanan bir şeydir. Gelişme yolundaki ülkelerin empoze edilen şey, ekonomide standartların ve tekdüzeliğin dışında yaratıcılığı desteklemektir. Kapitalizm esnek bir sistemdir. Sosyalizme olan üstünlüğü de buradan gelmektedir. Ama son yıllarda tekdüzeleşmiş ve standartlaşmış kurallara sıkı sıkıya bağlanarak, yaratıcılığı ve girişimciliği öldürecek adımlar atılmıştır. Böyle devam ederse kapitalizmin bunalımdan çıkması zor görünmektedir. KAPİTALİZM, PİYASA VE AHLAK Ahlak Kavramı, İş ve Meslek Ahlakı İnsan yaşamında, varoluşundan beri, ahlakın merkesi bir rolü olmuştur. Ahlak insana neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda yol gösterici bir işleve sahiptir ve bu ilkesel boyut insan varoluşunun gerekli bir özelliğidir. İyi veya kötü olarak kabul ettiğimiz şeyler toplumsal törelerden ve davranış biçimlerinden etkilenmiş olabilir, ancak ahlak yalnızca toplumsal bir ürün değil, aynı zamanda varoluşun bir boyutudur. Ahlak kuralları ister dışsal ister içsel bir yaptırım sonucu olsun, insana belirli bir zorlama veya kısıtlama getirir. Bu insanın önündeki alternatiflerden bir kısmını ahlaki gerekçelerle dışarıda bırakmasını gerektirir. Bu nesnel bir ahlak anlayışının sonucudur. Erken kapitalizmde nesnel bir ahlak anlayışı olup, çalışma, tasarruf, disiplin ve israftan kaçınma gibi değerler öne çıkarılmışken daha sonraları öznel bir ahlak anlayışına dayalı hazcılık öne çıkarılmıştır. İşletmeler ekonomik yaşamı örgütleyen yasal araçlar olarak toplumda her zaman ilgi çekmişlerdir. İş eylemi veya kar ile etik arasındaki ilişki ise geçmişten günümüze kadar farklı yorumlara açık olmuştur. İş etiği, iş ile ilgili kararları ahlaki standartlara göre değerlendirme süreci olarak tanımlanabilir. İş etiği kavramı, “Protestant Work Ethic and the Spirit of Capitalism” adlı eserinde Weber tarafından detaylı olarak ele alınmıştır. Max Weber, bu eseriyle kapitalist zihniyet ile dinin ilişkisi üzerinde durmuş ve Protestanlığın kapitalizmin ilerlemesinde itici bir unsur olduğunu savunmuştur. Protestan iş ahlakı, kapitalizme meşruluk sağlarken, üretim eylemine ahlaki bir temel de getirmiştir. Protestan iş ahlakının yaygınlaşmasını toplumların ekonomik olarak gelişmesine bağlayan çalışmalarda mevcuttur. İş ahlakı denildiğinde akıllara hemen ekonomik faaliyetler gelmektedir. Ekonomik faaliyetler de bünyesinde pek çok mesleği barındırmaktadır. Her mesleğin ahlakından bahsetmek imkansızdır. Ortak değerler üzerinde durulabilir ve bunlar iki noktada özetlenebilir. Meslek ahlakının genel özelliği Her alanda meslek ahlakının kurulması ve işlemesi için gerekli olan şartlardır. Kapitalizm Piyasa Ve Ahlak İlişkisi İktisadi alan günlük hayatta insanların ahlak kurallarıyla ve ikilemleriyle en çok karşı karşıya geldikleri alanlardan biridir. En önemli iktisadi alan alarak piyasa, belli ahlak kurallarına ve davranış ilkelerine dayanmaktadır. Neredeyse tüm insan topluluklarında değişik biçimlerde görülen piyasa olgusu tarihin ilk dönemlerinden beri mevcut olmakla beraber, kapitalist anlamda piyasa tarih sahnesine nispeten yeni çıkmış bir sistemdir. Temel özellikleri fiyatları serbest piyasada belirlenmesi, kar amaçlı üretim üreticiler arasında rekabet özgür bir emek piyasa ve üretim araçlarında özel mülkiyetin olması anlamında kapitalizm kavr***** yaygınlaştıran zan edildiğinin aksine Karl Marx değil, Wernel Sombart olmuştur. Marxs hiçbir zaman “ kapitalizm” kavr***** kullanmamış bunun yerine “burjuva toplumu” kavr***** tercih etmiştir. Marksizm geleneksel olarak ahlakı sınıf çıkarlarını yansıtan bir tür ideoloji olarak görmüştür. Marx’a göre kominist toplum ahlakı aşan toplumdur. Marksistlere göre ahlak prensipleri evrensel değildir. Tarihi metaryalizme uygun olarak ahlakı maddi iktisadi temellere dayandırmaktadırlar. “ Önce ekmek, sonra ahlak”. Marx’ın ahlak anlayışı sosyal ve tarihi bir olguya dayanmaktadır. Ancak gerek Marx’ın gerekse takipçilerinin kapitalizme yönelttikleri eleştirilerinde yabancılaşma ve sömürü gibi ahlaki kavramlar önemli bir yer tutmuştur. Marx’ın kapitalizm altında yattığı yabancılaşma eleştirilerinde çelişki görülmektedir. Bu durum yabancılaşma kavr***** uygulanmasıyla ilgili değildir. Marx’a göre yabancılaşma kapitalizmin ortaya çıktığı yerlerde meydana geleceğine göre, yabancılaşma konusuyla ilgili ampirik verilerin eksikliği bir şey ifade etmemektedir. Eğer yabancılaşma işçilerin subjektif deneyimleriyle ilgili değil de , kapitalizmin objektif varlığı ile tanımlanıyorsa işçilerin çalışma ortamındaki rahatlığı bundan elde ettikleri özgürlüğü değil, içinde bulundukları yabancılaşmanın derinlik seviyesini ortaya koymaktadır. Marx, daha sonralarda “Capital” deki iddialarında, felsefi bir yaklaşımından ekonomi dalına yani yabancılaşmadan sömürgeciliğe atlamıştır. Marx’a göre; sömürgecilik, iş ve ücret arasındaki dengesizlik, iş ve işveren arasında bir ilişki, olması gerekenlerdir. Kapitalizm döneminde insan davranışını etkileyen en önemli saiklerden biri kazanç güdüsü olmakla beraber kapitalizm öncesi dönemlerde de insanlar kazanç güdüsüyle hareket etmişlerdir. Ancak kapitalist piyasa toplumdan farklı olarak burada bu güdülerin toplumsal olarak adil kabul edilen bir çizgiyi geçmemesi gerekiyordu. Bu durumu İngiliz Sosyal Tarihçisi E.P.Thomson Ahlaki Ekonomi olarak adlandırmıştır. Ahlaki ekonomi 1750-1850 yılları arasında İngiltere’de meydana gelen ve Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” olarak adlandırdığı İktisadi ve Sosyal değişimler neticesinde yerini piyasa toplumuna bırakmıştır. Polanyi bu toplumun temel örgütlenme esasının kendi kendine işleyen piyasanın varlığını olduğunu öne sürmüştür. Ona göre kendi kendine işleyen piyasalar kapitalizm öncesinde yoktu. Bu piyasalar gerçekte meta olmayan şeylerin meta haline dönüştürülmesine imkan sağlamaktadır. Piyasa toplumda toprak, emek ve para meta haline dönüşmüştür. Polanyi piyasa toplumunda iki tür mübadele olduğunu belirtmektedir. Bunlardan birincisi kullanım amaçlı üretim,diğeri kazanç için üretimdir. Piyasa mübadeleleri kazanç amacıyla gerçekleştirilir. Polanyi’nin piyasa toplumu kavramı piyasa mübadelesinin kazanç amaçlı olduğu toplumu ifade etmektedir. Piyasada bireysel ve çıkarcı akıl ön plandadır. Polanyi için piyasa toplumu bireysel bir çabanın sonuncundan ziyade çerçevesini devletin çizdiği bir olgudur. Polanyi’ye göre hiçbir toplum gerçekte meta olmayan nesnelere meta gibi değerlendirmenin gayri insani sonuçlarına dayanamaz. Bu durumu Marx da metafetişizmi yani gerçekte insanlar arasında olan ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçiminde algılanması olarak görmektedir. her şeyi meta olarak değerlendirmek yani metalaştırmak insan onuru ve haysiyetiyle bağdaşmaz. 18.yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan piyasa toplumu kendi çıkarını korumaya öncelik veren bireysel eğilimler, sosyal işbölümü, özel mülkiyet ve sözleşme haklarının güvence altına alındığı bir yapıya dayanmaktadır. Kapitalist piyasa toplumun doğmasında bireylerin doğal davranışlarının ve devletin biçimlendirici rolünün yanı sıra Weber dini değerlerin de etkisi olduğunu ünlü “Protestan Ahlak..” teziyle savunmuştur. Bilindiği üzere Weber, Batı Avrupa’da kapitalizmi ortaya çıkaran en önemli nedenlerden biri olarak Protestan inancının zenginliği, çalışmayı ve tasarrufu teşvik eden değerlerini görmektedir. Weber’e göre kapitalist toplumlarda ticarete yeni bir anlam yüklenmiştir. Geçmiş dönemlerde zenginlik ve dünya tamahına yönelmek kötü şeylerken, şimdi bunlar erdem halini almıştır. Benzer düşünceyi Smith ve Rcardo gibi Klasik iktisatçılar da ileri sürmekle beraber bunda dinin etkisini ihmal etmektedirler. Weber, genel kanının aksine, kapitalizmin geleceğinin onun doğmasına neden olan dini inanıştaki gerilmeye bağlı olmadığını belirtmiştir. Kapitalizmin gerek doğuşu itibarıyla gerekse de işleyişi olarak amaçlayan sonuçlar sistemidir. Braudel’in belirttiği gibi “kapitalizmin en iyi niteliği, kimsenin keşfetmemiş olmasıdır” kapitalizmi ahlahi bakımdan haklı kılan, onun insanın rasyonel yapısıyla ahenkli tek sistem olmasıdır. Bu düşüncelerin kaynağını Smith’de bulmak mümkündür. Simit’e göre insan karakterine en uygun olan sistem, insan yaratıcılığını ortaya çıkarmada en başarılı olan piyasa sistemidir. Adam Smith için açlığın ve sefaletin önlenmesi ve insanlığın maddi sıkıntalarının azaltılması ahlaki olarak kabul edilebilecek sonuçlardır. Burada önemli olan sonuçlar olduğuna göre, hangi sistem bunları en iyi sağlayabiliyorsa o sistem ahlakidir. Piyasalarda elin dengeyi sağladığına inanan Adam Smith ve o dönemdeki liberaller uzun dönemde iş hayatında bireylerin belli ölçüde de olsa birbirlerine karşı gayri şahsi davranışlarda bulunmasının olağan olduğunu vurguladıkları görülmektedir. Kapitalizme göre en önemli değer bireysel özgürlüktür. Bunu sağlayan iktisadi sistem de serbest piyasadır. Piyasayı meşrulaştıran üç temel neden vardır. Özgürlük. Zorlamadan kaçınma ve bireyin kendi kendine geliştirme arzusu. Piyasa bireysel özgürlüğün uygulayabileceği bir ortam hazırlar. Çünkü piyasadaki bütün mübadeleler gönüllülük esasına dayanır. Günümüzde rekabeti uygulayıp işbirliğini ihmal eden bir piyasa anlayışı vardır. Klasiklerin vurguladığı piyasanın ahlaki boyutuna neo- klasikler önem vermemekte ve piyasayı sadece aktörlerin rasyonalitelerinin karşı karşıya geldiği bir kurum olarak düşünmektedirler. Amaç ne olursa olsun, eğer akılcı, etkin ve sistematik bir şekilde kazanç (fayda) için uğraşılıyorsa bunun doğru olduğu anlayışı hakimdir. Avrupa İktisat Okulu’nda Piyasa ve Ahlak Avusturya İktisat Okulu’nun önemli isimlerinden Von Misses piyasayı “Üretim araçlarının özel mülkiyeti altındaki iş bölümünün sosyal sistemi” olarak tanımlamaktadır. Piyasa bir yer, bir şey ve bir kolektif varlık değildir. Piyasa işbölümü altında bir birleriyle işbirliği yapan çeşitli bireylerin eylemlerinin yer aldığı bir süreçtir. Buradaki tanımda mübadele kavramı devre dışı bırakılmıştır. Bu okula göre toplumsal bir kurum olan piyasa bireylerin gelirlerini neler harcamayı tercih ettiklerini bulmanın bir yolu olup, bu tercihlerin mal ve hizmetlerin üreticilerine ileterek kaynakların birbiri ile rekabet eden farklı kullanım alanlarından hangilerini yöneleceğini belirler. Kar ve ücret “ödülleri” ile bireyleri teşvik eden piyasa sistemi evrim sürecinin doğal ayıklanmasından geçerek ayakta kalabilmiştir. Hayek piyasanın temel işlevinin denge sağlamaktan ziyade insanların davranış ve tercihleri hakkında bilgi aktarmak olduğunu ileri sürmüştür. Piyasa bir yer, bir şey veya kolektif bir varlık değildir. Piyasa birbirleriyle işbirliği yapan farklı bireylerin davranışlarının karşılıklı iletişi sonucunda ortaya çıkan bir süreçtir. Piyasaya yönelik eleştirileri iktisadi etkenlik ve toplumsan eşitsizlik konularında toplamak mümkündür. Hayek serbest piyasanın haksızlık ve eşitsizliklere yol açtığını kabul etmektedir. Hayek kişisel olarak zengin olmanın daha az övüldüğü bir toplumu tercih eder. Ona göre piyasa ekonomisinde zenginlik elde etmeye verilen önem piyasanın bir suçu değildir. Serbest piyasa ekonomisi olduğundan daha az meteryalist olabilir. Çünkü maddi zenginliğin sağlanması bireylere diyergom olma ve zenginliklerini maddi olmayan amaçlar için kullanma imkanı tanır. Hayek’e göre, mülkiyet hakkının kötüye kullanılmasının insanın farkında olmadan yeni durumlara etkili bir biçimde adapte olmasını sağlayan bir keşif süreci olan rekabet önler. Özel mülkiyet özgürlüğün temelidir. Modern toplumlarda bireyi zorlamaya karşı koruyan temel şart mülk sahibi olmaktan ziyade onun amaçlarını gerçekleştirmesine olanak tanıyacak maddi araçların denetiminin tek bir kişi, grup veya örgütün elinde olmamasıdır. modern toplumun başarılarından biri hiç mülkiyeti olmayan bir bireyinde özgürlükten faydalanmasını sağlamasıdır. Mülkiyetin yeter derecede yaygın olması bireyi belli şahıslara bağımlı olmaktan kurtarır. Piyasa kötü insanların en az zarar verebileceği bir sistemdir. Hayek yalnızca devletin piyasa müdahelesine değil, ahlak kurallarına da müdahalesine karşıdır. Gelenek ve ahlak piyasa için erdemdir. Çünkü gelenekler ve ahlak kuralları belirsizliği ortadan kaldırmakta ve bilginin genişliği karşısında bize faydalı olacak bilgilerin geçmişten aktarılmasına katkıda bulunurlar. Özgürlük zannedildiği gibi geleneklerden ve ahlak kurallarından kurtulmak değildir, aksine gelenekler ve ahlak kuralları özgürlüğün teminatıdır. Ancak Hayek özgür ama ahlaksız bir toplumun, ahlaklı ama özgür olmayan bir topluma tercih etmektedir. Hayek özgürlük ve zorlamayı birey – devlet ilişkileri çerçevesinde ele almaktadır. Piyasanın kendiliğinden düzene özgürlüğü sağlamak ve herkes için faydalı sonuçlar doğurmakla birlikte, kendiliğinden düzen anlayışı insan eyleminin amaçlanmamış olsa bile kötü sonuçlar doğurabileceğinin ihmal etmektedir. Bireysel olarak son derece rasyonel olan kararlar ve davranışlar bazen toplumsal olarak ekonomideki bütün aktörler için kötü sonuçlar doğurabilmektedir. Hayek‘e göre adalet insan davranışlarından yaralı bir düzenin oluşmasını sağlayan ve bunun sürekli olmasını sağlamak için belirli bir davranış biçimini gerekli kılan bir kavramdır. Adalet, insanlar tarafından bilinçli olarak gerçekleştirilmemiş olan durumlara değil, fakat insan eyleminin amaçlanmış sonuçlarını atfedilebilir.kendiliğinden bir düzen olan piyasada insan eyleminin neden olduğu sonuçlar ne adil ne de adaletsiz olabilir. Çünkü bu sonuçlar amaçlanmış veya öngörülmüş olmayıp, hiç kimsenin bilgisi dahilinde bulunmayan çok sayıda faktöre bağlıdırlar. Hayek’in analizinde eksik olan, bir toplumda egemen çıkarların olduğu ve piyasada eşit olmayan gücün eşit olmayan sonuçlara yol açtığı gerçeğidir. Hayek piyasa düzeni toplumdaki gücü büyük ölçüde azalttığına değinerek, hiçbir çıkar grubunun kendi çıkarı için piyasayı kullanamayacağını savunur. Dolayısıyla zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması bu mantıkla zenginlerin piyasada daha fazla güce sahip olup bunu kendi yaralarına kullanmalarının bir sonucu olarak görülmemektedir. Sonucu belirleyen kısmen beceri, kısmen de şanstır ve bu husus hiçbir ahlaki sorun doğurmamaktadır. Sonuç olarak; kapitalist piyasa sistemi kusursuz değildir, ancak iktisadi olarak en verimli, entellektüel olarak en dinamik ve yaratıcı ve siyasi olarak da özgürlükle en çok bağdaşan sistem olduğunu belirtmek mümkündür. Kapiatizmin zenginliğe neden olması geleceği açısından karşılaştığı en büyük tehlikedir. Kapitalizm aslında toplulukçudur. Ancak burada kastedilen geleneksel anlamda toplulukçuluk değildir. Kapitalizmin topluluğu, birbirleriyle gönüllü olarak bir araya gelmiş özgür bireylerden oluşur. Her insanın bencil ve diğergam yönleri olduğunu belirten Smith, bunlardan ikincisinin üstün olduğunu belirtmektedir. Kapitalizm iktisadi olarak etkin sosyal açıdan da faydalı olabilmek için disipline ihtiyaç duymaktadır. Bencillik gibi değerler ancak dünyevi olmayan bir otoritenin koyduğu kurallarla dizginlenebilecek kurallardır. Hayek’in sosyal adalet hakkındaki eleştirilerini sosyal adalet amacının çıkar gruplarının elinde basit araca dönüşmesi tehlikesine dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Ancak bu sosyal adaletin hiçbir yararı olmadığı anlamına gelmemelidir. Piyasa düzeni ve sosyal adalet birbirleriyle uyuşmayan prensipler değildir ve Batı ülkelerinde uzun yıllardan beri birlikte uygulanmaktadır. Bireysel sorumluluğu ve ahlaki değerleri tahrip etmeyen, çalışmayı cezalandırmayan bir sosyal adalet anlayışı günümüz toplumlarında insanca yaşamak için gereklidir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Cahit Talas, “ Türkiye’nin Açıklamalı Sosyal Politika Tarih i” Bilgi Yayınevi Prof. Dr. Kuvvey Lordoğlu, Doç. Dr. Nurcan Özkaplan, Doç Dr. Mete Törüner “Çalışma İktisadı ” Beta Yayınevi Doç. Dr. Engin Yıldırım, Prof. Dr. Mehmet Duman “ Siyasette ve Yönetimde Etik Sempozyumu” Adapazarı, 1998 Keith Grint , “Çalışma Sosyolojisi” Alfa Yayıncılık, Çeviri Editörü: Vaysel Bozkurt Mahfi Eğilmez, “ Kapitalizm Esnekliğinin Yitirirken” Makale, 23.10.2003 Cahit Talas, “ Toplumsal Politika” İmge Kitabevi __________________
. [Üye olmadan içeriği göremezsiniz. üye olun] Türkçemize ve bize destek olmak için parmağı tıklayın : ) Forum içinde Türkçeye ne kadar sahip çıktığınızı göstermek mi istiyorsunuz? O zaman lütfen *ban lanmak demeyin ; cazalandırmak fiilini kullanın... *Post kasmak demeyin ; mesaj sayısını yükseltmek deyin... *Lamellar değil ; sömürgeci deyin... Ve lütfen bir Türk'e yakışır cümleler kurun... Mümkünsede parmağı tıklayarak bize yardım edin : ) . |
|
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|