![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
|
D
Dad: 1.Yakınma anlatan, vah, eyvah anlamında bir ünlem. 2. Ey, hey anlamında bir ünlem. Dağ salı: Dağ düzlüğü, dağ eteği. Dağ: Kızgın demirle vurulan özlük belirtici damga, işaret, nişan. Dağdağa: Çekişme, anlaşmazlık. Dağlanmak: 1 .Kızgın demirle damgalanmak. 2. Yanmak. 3.Sağaltma amacıyla vücudun yaralı ve sayrılıklı bölümlerinin kızgın demirle yakılması. Dağlı: Damgalı. Daha: Bundan sonra. Daim: Sürekli, her an, daima. Dal: Omuz, omuz başı. Dalam: Dalayım Dalda: Gölge. Daldalanmak: Gölgelenmek. Daldalık: Gölgelik. Dalgerdan: 1.Güzel göğüs. 2.Vücudun omuzla birlikte göğüsten yukarı bölümü, büst. Dalıptır: Dalmıştır, dalıyor. Dallanmak: Salınmak, sallanmak. Daluptur: Dalmıştır, dalıyor Dam: Tuzak. Dane: Tane, tohum, çekirdek. Dane-i kısmet: Kısmet tohumu. Danışmak: Konuşmak. Danıştırmak: Konuşturmak. Dankilom: Rum kadın ismi. Dar çekmek: İdam edilmek. Dar gün: Kara gün; sıkıntılı, zor, bunalımlı an. Dar I: Sıkıntı, bunalım . Dar II: Darağacı, ölüm hükümlülerini asmak İçin kurulan -kullanılan- sehpa. Dar: Ev, yer, dar ağacı. Dara çekilmek: Dağarcında idam edilmek, asılarak İdam edilmek. Dara çekmek: Darağacında idam etmek. Dara düşmek: Sıkıntıya düşmek, zorda kalmak, bunalmak. Daranmak: Taranmak. Dar-ı Mansur: Hallac-ı Mansur'un idamı. Darılıpsan: Darılmışsın. Darıyıp: Taramış. Dartmak: Tartmak. Daş: Taş. Daylak: Tüylü devenin erkeği. De ki: Sanki, tut ki. Değer: Dokunur. Değilem: Değilim Değilem: Değilim. Değişke: Varyant. Dehr: Dünya, zaman, devir. Dehr-i zulmet: Zulüm devri. Dem etmek: Sazla çalıp, söylemek. Dem: Soluk, nefes, ses. Deman: (Damen) etek. Demek: Söylemek. Demi devran: Dünya demi. (Devir zamanı) Demkeş: Devamlı öten bir güvercin cinsi, şarap içen Der: Der, söyler Dercetmek: Toplamak. Derde çatmak: Derde düşmek. Derdimend: (Derdmend) tasalı, kaygılı, dertli. Dergah: Tekke. Derilmek: Toplamak. Deriptir: Toplamıştır. Dermek: Toplamak. Dertli Emrah: Ercişli Emrah. Derun: İç taraf, dahil, kalp. Dest: El. Deste: Demet; sıra. Devran: Dünya, zaman. Devr-i cihan: Dönen dünya. Devşirmek: Toplamak, toparlamak. Deyer: Der ki, söyler ki. Deyişmek: Karşılıklı şiir söylemek. Dırığ: Esirgemek. Di: Söyle. Didar: Yüz, çehre. Didarın kıyamete kalması: Sevgiliyle kavuşmanın, sevgiliye kavuşmanın kıyamete kalması. Dide seli: Gözyaşı. Dide: Göz. Dilber: Güzel. Dilçevüren: Dilçeviren, söz gezdirici, dedikoducu. Dildar: Sevgilisinin gönlünü çelmiş. Dil-inen: Dil ile [dilinen=diliyle ] Dimek: Demek, söylemek Din uğrusu: Din hırsızı. Dinnemek: Dinlemek. Dinnemez: Dinlemez. Dir: Derlemek, toplamak, bir araya getirmek. Diskinmek: Korkudan sıçramak: uykudan sıçrayarak uyanmak. Diş: Düş, rüya. Divana: Divane. Diyek: Diyelim, söyleyelim. Diyeller: Derler, söylerler. Diyer: Der, söyler. Diyiş: Deyiş, şiir. Dodağ [dodah]: Dudak. Dodağınnan: Dudağından. Doğancı: Erciş'in Altındede (Zilan) bölgesindeki eski bir yerleşim alanı. Dolama: Çuha giysi, kat kat giysi. Dolu: 1.İçki. 2.Halk inancında Pir'in , Üçler'in, Erenler'in-Hakk katından aşıklık verilenlere sunduğu kutsal içkiyle dolu kadeh, kase. Donburcuh-dunburcuh: Tomurcuk. Doru: Bir at tonu. [Gövdesi kızıl, yelesi ve (çoğunlukla) ayakları kara olan at.] Dost: 1. Tanrı. 2. Sevgili Dostlar dostu: Zor durumda kalana yardım edici Hızır. Doymiyi: Doymuyor. Döndi: Döndü. Dönmenik: Dönmeyiz. Dört iklim: Dört yön; Doğu, batı, güney, kuzey yönlerindeki ülkeler. Dört kitap: Büyük dinlerce kutsal sayılan dört din kitabı. Kur'an, İncil, Tevrat, Zebur . Dört köşe: Dört yön. Doğu, batı, kuzey, güney yönleri, bu yönlerdeki ülkeler, yerler. Döş: Etek. Döşek: Yatak, minder. Döşürmek: Devşirmek, toplamak. Dözmek: Katlanmak, dayanmak. Dudu: (Tuti) Dudu kuşu, papağan. Dudu: Papağan türünden, taklit yapan bir kuş. Duman: Bulut, sis. Duram: Durayım. Durasan: Durasın. Durasız: Durasınız. Durmuşam: Durmuşum. Durmuyi: Durmuyor. Durna: Turna. Durupsan: Durmuşsun, duruyorsun, durmuşsan, duruyorsan. Dutar: Tutar. Dübeş: Tavla oyununda zarların iki beşi göstermesi. Dübür: İki yaşındaki erkek keçi. Dügü: Pirinç. Dühan: Tütün, duman. Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. Dülbent: Yazma. Dür eyle: Uzak dur. Dür: İnci. Dür: Uzak, doğmak, bölüm. İlahi rahmetten kısmen veya tamamen yoksun olma Düş: Rüya. Düşdi: Başladı, koyuldu. Düşeliden: Düştüğünden beri, düştüğü an. Düşem: Düşeyim. Düşersiz: Düşersiniz. Düşgüni: Düşkünü. Düşim: Düşeyim. Düşmek: İnmek. Düşüpsen: Düşmüşsün, düştün. Düşüptür : Düşüyor, düşmededir. Düz: Kır, ova, çöl. Düzmek: Dizmek, sıralamak, süslemek. Düzülür: Dizilir, sıralanır. |
|
|
|
#2 (permalink) |
|
E
Eazi: Aziz, izzetli, yüksek. Ebrişim: Kalınca bükülmüş ipek, iplik, saç, ibrişim. Ebru: Kaş. Ebrüm ebrüm: Büklüm büklüm, dalga dalga. Ebtüm: Dalga, büklüm. Ecel kuşları: Doğan, şahin, atmaca gibi avcı-yırtıcı-kuşlar. Ecel kuşu: Ölüm. Eda: Biçem [üslup], çalım, işve, naz. Eder : Der, der ki. Edim : Edeyim. Edin: Edin, verilen, eyleyin. Edip: Ederek, etti. Edna: Basit, değersiz. Efgan: Yüksek sesle yakınma, inleme. Eflak: Felek, felekler , gökler , alemler. Efsun: Sihirli, büyülü, çekici. Eger: Eğer. Egans: Göl sularının 1841 'de yükselerek Erciş Kalesi'ni kaplamasından sonra, halkın Erciş Kalesi'ni bırakarak yerleştikleri köy, bugünkü Erciş'in kurulu bulunduğu yerin 1841'den önceki adı. Eğlemek: Oyalamak, alıkoymak, geciktirmek. Eğlen: Dur, oyalan. Eğlenmek: Oyalanmak, gecikmek. Eğleşmek: Durmak, beklemek, oyalanmak. Eğn: Boyun. Eğnine: Üstüne. Eğrice tel: Erkek yaban ördeğinin kuyruğunun üstündeki kıvrık, yeşil tüyler. Eğrice: Eğri, kıvrık, kıvrılmış. Eğva: (İğva) Azdırma, baştan çıkarma. Ehdipeyman: (bkz: ahdipeyman] Ehl-i beyt: Hane halkı, Hz. Muhammet'in ailesi. Hz. Muhammet, Hz Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin. Ehlidil: Gönül eri, sevecen. El aman: Bozgun ve sızlanma anlatır. Ekdam: Gayret ve sebatla çalışma. El I: Yabancı. El II: Oymak, oba. El III: İI, ülke. El tutan: EI uzatan, yardım eden. Elden ele: İlden ile, ülkeden ülkeye. Ele [eyle]: Öyle, o biçim. Elete: Ulaştıra, ilete, iletsin. Elif: 1.Uzun ve ince boy yerine kullanılan bir benzetme. 2.Arap abece'sinin İlk harfi. Elif: Arap alfabesinin ilk harfi. Elifterezisi: Uzun ve hafif yay biçimi [kaş benzetmesİnde kullanılır.] Elim: Bilim, ilim. Elin: Elini. Elinnen: Elinden. Ellerin: İllerin, ülkelerin. Ellerinen: Elleriyle. Elvan: Alemler, mahluklar, varlıklar, oluşlar. Em: İlaç, çare. Ember : [bkz: amber] Emcek: Meme. Eme: Emse. Emi: Amca. Emim: Amcam. Emim: Emeyim. Emlik kuzu: süt kuzusu, süt emme çağındaki kuzu. Emmare: Emreden, zorlayan, cebreden. Emrah Gulamı: Ercişli Emrah. Emrah: Ercişli veya Erzurumlu Emrah Enden: Ondan, işaretten. Enel Hak: Hallac-ı Mansur'un söylediği ''Ben Tanrı'yım'' anlamında meşhur bir söz dür ki, Mansur bu yüzden öldürülmüştür. Bu söz tasavvufta tek varlık (Vahdet vücut) felsefesine dayanır . Engür: Üzüm. Enik: Kedi ve köpek yavrusu. Epizod: Bir şiirde, hikayede, romanda ana konuya bağlı ikinci derecede olay, ek. Er görmek: İse, olsa, olur ise. Erden: Erken vakitte, erkenden. Erdiş: Erciş. Eren [ermiş]: Benliğinden sıyrılmış, özünü, öz varlığmı Tanrı'ya adamış kimse. Evliya, veli. Erkan: Esaslar , destekler , direkler, reisler, önemli kişiler. Erkek: Erkek, cesur, sözünün eri. ermek şerefini kazanmış kimseler. Ervah: Ruhlar, geçmiş atalar. Erzayıl: Azrail. Esgilmez: Eksilmez. Eshab: Sahipler , malik ve mutasarrıf olanlar , Peygamber'i görmek ve sohbetine Esma: İsmin çoğulu, isimler. Esma-i hikmet: Hikmet isimleri. Esr: Yüzyıl. Esrar: Sırlar, gizler. Eşg [eşg] : Aşk. Eşi: Eşi, arkadaşı. Eşitmek: İşitmek, duymak. Eteğin döşür: Eteğini topla. Etmek: Etmek, yapmak, eylemek. Evedi: İvedi, acele. Evel: Evvel, önce. Ey: Ey, hey. Eyle I: Öyle, onun gibi. Eyle II: Söyle. Eylemek : Eylemek, etmek, yapmak. Eylerem: Eylerim. Eyliyim: Edeyim, eyliyeyim. Eyvan: Ayvan. Bir tarafı açık oda, aralık, salon. Eyvanmnan: Ayvanmdan. Eyyam: Günler . Ezel: Öncesizlik, başlangıcı bilinmeyen zaman. Ezrayıl: Azrail. |
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
F
Fakı: Fakih, hoca, alim, din bilgini. Fakir Emrah: Ercişli Emrah. Farı: Yüce. Farımak: Yaşlanmak, yıpranmak, yorulmak. Farz:1.Müslümanlıkta özür olmadıkça yapılması zorunlu, yapılmaması günah sayılan Tanrı buyruğu. 2.Doğru sonuca varmak için yapılması zorunlu olan. Fasık: Günahkar , Hak yolundan hariç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günah işleyen ya da küçük günahlarda ısrar eden kimse. Faş: Açma, ortaya çıkarma. Fazl: Lütuf. Fazlı yezdan: Tanrının lütfu. Fel: Fi'il. İş, tutum, davranış, oyunbozanlık, dek, desise. Felek: Gökyüzü, sema. Felek: Kader, talih, baht, şans. Fem: Ağız. Fena mülkü (Fena şehri): Geçici dünya, kendi varlığından geçme. Fena: Yok olma, yokluk, geçiş gitme. Tasavvufta maddi varlıktan sıyrılıp Hakk'a ulaşma. Fend: Hile, oyun. Ferace: Kadınlar için bol ve uzun üst giysisi. Başörtü. Ferağ: Gözyaşı. Fere keklik: Erginleşmemiş keklik. Ferhat: Ferhat ile Şirin Hikayesi'nin erkek kahramanı. Ferişte: Melek. Fetalına: Övgü. Fe-tebarekallah: Ne kadar bereketli, ne kadar güzel anlamında şaşma bildirir. Allah övmüşte yaratmış anlamında bir söz. Feyl: Düşünce, zihniyet. Fısk: Hak yolundan ayrılma, isyan etme, günah suç. Fıskı: Günahı, suçu. Fidanrıar: Fidanlar. Figan: Acıyla bağırma, inleme. Fil: Satranç oyununda çapraz hareket eden iki taşın adı. Firağ [firah]: Ayrılık, ayrılık acısı, firak. Firak: Ayrılık, ayrılma, kader, hüzün. Firez: Ekin, yeni çıkmaya başlamış ekin. Firkat: Dostlardan vesaireden ayrılık, ayrılış. Furkan: 1.Kur'an. 2.İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı, hak ile batılı ayıran kanıt. 3.İyiyle kötü ve doğruyla yanlış arasındaki farkı gösteren her şey. |
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|