![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
|
A-B-C-Ç ile Başlayan Eski Türkçe Kelimeler ve Anlamları
A
A'da : Düşmanlar A'lem : Daha iyi bilir, bilirim Ab: Su Ab-ı Efsun : Göz yaşı Ab-ı Hayvan : Dirilik suyu, bengisu Ab-ı Kevser : Kevser suyu Ab-ı Mutahhar : Temiz su Ab-ı Nisan : Nisan yağmuru, söylenceye göre, nisan ayında sedefler, deniz dibinden su yüzüne çıkıp, yağmur danelerini içine alıp. sedef yaparmış.'' Abad : Zengin olma, varlıklı olma, bayındır. Abı-puş : Aba giyen, derviş, fakir Abd : Kul, köle Abdal : Gezgin derviş. Derviş, Tanrı sevgilisi, kırk din ulusundan biri. Saçlarını, kaşlarını, bıyıklarını ve sakallarını usturayla tıraş ettiren, davul ve dümbeleklerle, sancaklarla toplu halde gezen Şii -Batıni bir derviş topluluğu, doğrudan doğruya derviş anlamına da gelir. Abdal: Abdal donu: Gezgin derviş giysisi, derviş görünüşü. Abes : Boş, asılsız, saçma Abeş: Kula renkte at, alacalı hayvan. Ab-ı zemzem: Kabe yakınlarında bir kuyu ve bu kuyunun Müslümanlarca kutsal sayılan suyu. Abı Hayat : Ölümsüzlük suyu, bengisu Abidane: İbadet edene yakışacak bir surette. Abus : Somurtkan Acem: İranlı. Acem dağları: Batı İran dağları. Acep: Acaba Açak: Açalım Açaram: Açarım Açılcağ: Açılınca gelince. Açılıptur: Açılmıştır. Adib : Edepler, töreler Adalet : Hak tüze Adave : Düşmanlık Adavet : Düşmanlık, buğz, yağılık Adem : İlk peygamberin adı, insan Ademiyet : İnsanlık, insancılılık Adem : Yokluk, hiçlik Adet : Görenek, sayı Adlım: Ünlü, ünü büyük. Adu taşı: Düşman taşı. Adu: Düşman, hasım. Adü : Düşman, yağı Adüvan : Can düşmanı Afak : Ufuklar, gökyüzünün kenarları Ağ: Ak. Ağca: Akça, aka yakın, alacalı. Adu: Düşman. Agah: Vakıf, bilen. Ağ lavaş: Yufka ekmek. Ak undan yapılmış yufka ekmek. Ağ mercan: Ak mercan. [mec. Ak meme, sevgilinin süt gibi ak olan memesi.] Ağca ceyran: Ak ceylan. ''Ağca ceyran sürme çekip gözüne.'' (Ak ceylana benzetilerek sevgilinin güzelliğinin vurgulanması.) Ağ-gızıl: Ak, kızıl karışığı renk, alacalı Ağıl: Koyun ve keçi sürülerinin gecelediği çit ya da duvarla çevrildiği yer. Ağır sufra: Şölen sofrası. Ağır zürbe: Yabankazı, yabanördeği, turna gibi kuşların uçarken yaptıkları büyük dizi, katar. Ağlaram: Ağlarım. Ağmak: Akmak, karışmak. ''Sırdaş olup ağ sulara.'' Ağu: Ağı, zehir. Ağyar: Başkaları. Ah ü firaz: Ah edip inlemek, ağlamak. Aharam: Akarım. ''Aharam seller içinde.'' Ahd ü peyman: Yemin, and. Ahd: Vadetme, söz verme. Ahdipeyman-ahdipeyman: Ant, anta dayalı sözleşme, antlaşarak yapılan sözleşme. Ahenger: Demirci. Aheste : Yavaş, ağır, yavaş yavaş Ahıl: Akıl Ahi : Esnafı öğütleyen Fütuvvet ehlinin şeyhi, Kardeşim (Bir esnaf teşkilatı olan ve bilhassa XIII-XVI. yüzyıllarda, Anadolu ve Rumeli'de yaygın bulunan Fütuvvet ehli şeyhlerine de <<ahi>> derlerdi) Ahibba : Dostlar , sevgililer Ahir: En son, sondaki, nihayet son olarak. Ahlak : Huylar, davranışlar, Etik. Ahmer: Kırmızı , kızıl. Ahsen-i takvim: En güzel kıvama koyma, Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine layık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratılması. Ahsen : Çok güzel Aht : Sözleşme Ah-u zar: Yüksek sesle ağlama, dövünme. Ahü : Ceylan, güzellerin gözü (Mec,) Ahval: Durum, durumlar. Ahval: Haller vaziyetler , oluşlar . Ahz : Almak Akça : Para Akdem : İlk, önce, önceki, daha önceki Akıl yetirmek: Akıl erdirmek. Akl-ı cüz : Cüz'i akıl, tikel us Akl-ı Küll : Tüm akıl; Tanrı bilgisi Akl-ı Mead : Ahirete dönük akıl Akşamaca: Akşama değin, akşama kadar. Aktöre, Atayi : Armağan. Al: Hile, aldatma işi. Al-i aba : Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'den oluşan kutsal topluluk Al-i Yezid : Muaviye'nin oğlu Yezid ve onun soyundan gelenler Al malı: Yağlık, başa bağlanan örtü, al renkli çapı, vala Ala göz: Ela göz. Ala: Ela. Alacabaz: Doğan, aladoğan, ''Eli alacabazlının'' Aladağ salı: Aladağ düzlükleri. Aladağ: Erciş'in kuzeyinde yer alan dağ sırası. Dede Korkut'ta da geçer. Van Gölü'ne dökülen Deliçay, Hacıdere ve Zilan akarsuları Aladağ sır.asından doğar. Alaik : Alakalar, ilgiler Alak: Alalım. Alakaftan: Alaca kumaştan yapılma giysi. Kınalı kekliğin (dağ kekliğinin) siyah ve pas rengi gerdan ve siyah çizgilerle bezeli yan tüyleri. Alasan: Alasın. Alçağ [alçah]: Alçak yer, yüksel olmayan yer. Alçağa: Alçak yere. Alçak: Yüksek karşıtı, yüksek olmayan yer ova. Al duvağ: AI duvak. Gelinin yüzüne örtülen al renkli ipek örtü, duvak. Alef : Cana yakın, teklifsiz. Alem: Yeryüzü ve gökyüzü nesnelerinin tümü, Evren. Dünya, Acun. Alışaban: Tutuşarak. ''Alışıban yanaram men'' Alışmak: Tutuşmak, alev almak, alevlenmek. Ali: Büyük, yüksek, üstün, yüce, aziz olan. Ali: Hazreti Muhammed'in damadı ve amcası Ebutalib'in oğlu . Alişan: Şan ve şerefi büyük olan, meşhur, bir çeşit lale. Allah-amandır: 1-Şaşma, beğenme duygusunu gösterme. 2-Allah aşkına. Alma: Elma. Alma teki: Elma gibi, elma benzeri. Aluptur: Almıştır. Alvala: Al renkli ipek dokuma yüz örtüsü. Amal: Amel, yapılan iş, eylem, edim. Aman: Sığınca, koruyucu, dayanma gücü, umut. Amana düşmek: Sığınarak bağışlanma ya da yardım dilemek Amanat: Emanet. Amanı aldırma: Umursamazlık, zora koşma Amber: Amber kokusu, güzel koku. [Amberbalığı'ndan elde edilen güzel kokulu kül rengi madde, güzel kokulu kimi maddelerin ortak adı ] Amel: Niyet, itaat, dini bir emri yerine getirme. (Bi amel: Amelsiz) Anasır: Elemanlar , öğeler. Anber: Amber. Andelip: Bülbül, seher kuşu. Annac-annaç: Karşı, karşı yön. ''Annacımdan gelen güzel'' Aparmak: Götürmek, alıp gitmek. ''Felek can aparır...'' Arabi: Arapça, Arap kavmine mensup. Araram: ararım. Arasın: Arasını Arayı arayı: Araya araya Araz: Aras Nehri. Argaç: Davarların açıkta toplu olarak yattıkları yer, düz dağ sırtları. Arkuru-arkurı inen: Karşı çıkan. Arma: Eskiden erkeklerin, askerlerin bellerine bağladıkları fişeklik. Arş: İslam dini inanışına göre göklerin en yüksek katı, dokuzuncu kat gök. Arz'edilen-arzu ediben: Arzu ederek, arzulayarak. Arzıhal: Sunu, sunma. ''Arzıhal eyledim visal baçımı'' Arzın al: Arzu ettiğini al. (88/3) [arz: Arzu] Arzı'nan Kamber: Yaygın bir halk hikayesinin kahramanları Arzu ile Kamber. Arzuman: Arzu, dayanılması güç istek. Asitan: Dergah, tekke, kapı eşiği. Aslı hariç: Soyu belirsiz, yabancı. Aslı pak : Temiz soylu Aslı kıt: Soysuz, verimsiz. Asuman: (Asman) Gök, sema. Aş: Yemek Aşarsız: Aşarsınız Aşere -i Mübeşşere : Cennete gidecekleri Hz. Muhammed tarafından bildirilen on İslam büyüğü Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin A vvam, Abdurrahhman bin A vf, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sait bin Zeyd, Sad bin Ebi vakkas. Aşık Emrah: Ercişli Emrah. Aşık mısan: Aşık mısın. Aşıkan : Aşıklan gibi, açıkçasına. Aşırma: Kova, bakraç. Aşikar : Açık, gizli değil Aşina : Bildik, tanıdık Aşiyan : Kuş yuvası, ev , mesken Aşk dolusu: Halk inancına göre Pir'in, Üçler'in, Erenler'in içirdiği aşk şarabı. Aşlak: Aşılama, aşı. Aşna: (Aşina) Bildik, tanıdık, bilen, tanıyan, ahbab. Aşna: Aşına, dost, tanıdık. At: Satranç oyununda iki taşın adı. Ataş-ataşa: Ateş, ateşe. Ataşına: Ateşine. Ataşlara: Ateşlere. Ataşlı: Ateşli. Ati : İyilik, ihsan Atlanıban-atlanuben: Atla, atlanarak, atlı olarak. Attar : Güzel kokular satan, aktar. Avara: Avare, boş, yararsız. Avara: Boşta gezmek, işsiz, oyalanmak. Avare : Başı boş, işsiz. Avatmak : Avutmak, teselli etmek Avaz: Yüksek ses Avcu: Avcı Avdet : Dönüş Avlak: Av alanı. (avlağı-Av alanı) Avn : Yardım, yardım eden Avsın almaz mar: Büyü, tılsım tutmayan yılan. Avsın: Büyü, tılsım. Avurd : Yanağın iç tarafı, boş yeri. Avurmak : Eğilmek, çevirmek Avuni: Avını. Ayakça: Ayak kelepçesi, ayak bağı. Ayan : Belli, açık, meydanda Ayat : Ayetler Aydıvar : Söyler Ayet-i Kurba : Kur'an Şura suresinin 23. ayeti. Burada ''Ya Muhammed sen ümmetine söyle ki; size tebliğ ettiğim din hükümlerine mukabil akrabana (yakınlarına) muhabbetten başka bir şey istemem'' denmektedir. Ayette ''akrabanın karşılığı'' fil-kurba'' sözcüğü bulunduğu için ayet bu adla anılmaktadır . Ayet: Kur'an'ın herhangi bir cümlesi. Ayine : Ayna Aylak : İşsiz güçsüz Aymak : Söylemek, hitab etmek Aymak: Uyanmak, farkına varmak. Ayn : Göz, göz pınarı, asıl, kendisi, Ayn-el -yakin : Bir şeyi kendi gözüyle görüp öğrenme. Ayn el yakin: Gönül gözü. Tanrı'yı gerçek olarak gözle görerek bilme, sofilere göre bilgi, bilmek, görmek ve olmak aşamalarına ayrılır. Bir şeyi bilmeye ''ilm-el yakıyn'', bilgisini görüş haline getirmeye ''ayne'l* yakıyn'', bilginin oluş haline gelmesine ''Hak el yakıyn'' denir. Ayn-i irşid : İrşadın ta kendisi. Aydınlatma Ayn-i rah: Yol gözlemek. Ay'nan: Ayla, ay ile ''yeri ay'nan gün'ün arasındadır.'' Aynası: 1. Yüzü, 2. Göksü. Ayrılmanam: Ayrılmam, ayrılamam. Azad: Serbest bırakma, azat. Azim : Kesin karar verme, irade Azimet : Gitme, gidiş Aziz : Sevgide üstün tutulan Azizan : Dostlar , erenler Azl : İşten çıkarma Azheri : Belli Azmış : Yol sapıtmış __________________ |
|
|
|
#2 (permalink) |
|
B
Bab: Bahis, kapı. Babullah: Allah kapısı. Bac: Baç. Baç: Haraç, vergi Baç: Osmanlı imparatorluğunda gümrük vergisi, zorla alınan para harç. Bade: 1. Esriklik veren içki. 2. Pir'in, Üçler'in, Erenler'in içirdiğine inanılan aşık edici içki, şarap. Baden: Semiz, İri gövdeli kimse. Bad-ı saba: Bahar sabahları, gün doğumunda esen hafif yel. Bad-ı saba: Seher yeli. Bad-ı sabah: Bad-ı saba Bağ ı Cennet: Cennet bağı, cennet benzeri bahçe. Bağ: 1. Demet, deste, 2. Üzüm kütüklerinin dikili olduğu toprak parçası, üzümlük. 3. Bahçe. Bağ-bağat: Bağ, bağçe Bağban: Bahçıvan, bağcı. Bağır: 1.Yürek, gönül 2.Göğüs 3. Sine Bağman: Bahçıvan, bağcı. Bağrı veran: Gönlü yıkık, üzgün. Bağu bahçe-bağu bahca: Bağ-bahçe. Bağvan: Bahçıvan, bağcı. Baha: Değer. Bahah: Bakalım, görelim. Bahar: Bakar Bahaya kalmak: Değer biçilebilir olmak. Bahça-bahça: Bahçe Bahr: Deniz, büyük göl veya nehir . Bahr-ı muhit: Okyanus. Bahr-ı zulmet: Zulmet denizi. Baka: Tutam, demet, beste. Bakaram: Bakarım. Bakasız: Destesiz. Bakı: Baki, sürekli, kalıcı. Bakırsan: Bakıyorsun. Bal ü per: Kanat. Bala: Çocuk, yavru. Balaban göz: Keskin bakışlı, iri güzel göz. Balaban: 1. Sazlıklarda yaşayan, tüyleri kızıl-külrengi karışığı renkli, iri bir kuş. 2. Atmaca, doğan gibi avcı kuşlara kimi bölgelerde verilen ad. Balınan: Balla, bal ile. Balkımak: Parlamak. Ban: Otluk. Banay: 1. Taşlı, kıraç toprak, yamaç. 2.Batı yönü. Banı: (Bani) Kurucu, yapan, yapıcı, bina edici. Bannamak: Ötmek, seslenmek. Bar: 1.Yük. 2.Ürün, verim. 3.Meyve ağacının ilk verimi. Bara gelmek: Meyve ağacının ilk verime durması, ilk veriminin olgunlaşması. Barekallah: [Barek-Allah] Kutlu olsun, hayırlı ve bereketli olsun. Barhane: Tutulmuş yük, kervan, kafile. Barı: Bari, hiç değilse, hiç olmazsa. Bari: Tanrı. Basmışam: Basmışım. Baş bulama: Utanarak başı öne eğme, yana çevirme. Baş gözel: Baş güzel, güzellerin başı. Başa yetmek: Sona ermek, Başına dolanmak: Başa dönmek, başına dönmek. Başına dönmek: Bir konuyu ya da bir durumu yalvarışla anlatmak, istekte bulunmak. Batıl: Boş, beyhude, yalan, çürük. Batın: İç, dahili, gizli, sır, esrar. Bay: Varlıklı kimse. Bayler: Bağlar. Baz: Bir şeyin küçük kısmı, parçası, bir miktar, bir kısım. Baz: Doğan. Becare-becare: Biçare, çaresiz, umarsız. Bed: Bet, kötü, yakışıksız. Bedahşan (Badakşan) : Afganistan'da eyalet. Merkezi Feyzabat şehridir. Kökçe nehrinin yukarı yatağında çıkan -bir yakut türü olan- lacivert taşıyla ünlüdür. Bedir nar: mec. Meme. Bedir: Dolunay. Bedirlenmiş ay: Dolunay Bedov at: Soylu at, Arap atı. Beg: Bey, ulu kişi. Begler: Beyler, ulu kişiler Beğlerinen: Beylerle, beyler ile. Beka: Devamlılık, sabitlik. Beklersen: Beklersin, bekliyorsun. Bel: İnsan bedeninin göğüsle karın arasında kalan daralmış bölüm, bel. Bele: 1.Böyle, böylece 2.Birlikte Belenmek: Bulanmak, bulaşmak Beli bükülmek: Beli bükülmek, güçsüz ve umarsız kalmak. Beli: (Beli best) Evet. Belik: Saç örgüsü. Belini bükmek: Belini bükmek, umarsız olmak. Bend: 1.Su benti, büget 2.Bağ, tutarlılık. Bend: Bağ, yular , bağlama. Bende defteri: Kul defteri. Bende: Köle, kul, hizmetkar. Bene: Bana. Benefşe: Menekşe Benevşe: Menekşe. Bengi: Tiryaki, esrarkeş. Benövşe: Menekşe Benövşeni: Menekşeyi, menekşesini. Benzek: Nazire Benziyirsen: Benziyorsun. Berat: Rütbe, nişan ve imtiyaz verildiğini bildiren ferman. Berbad eylemek: Berbat etmek, yıkmak, bozmak, dağıtmak. Berdar: Tutucu, itaat edici ve ettirici, asılmış. Bergüzar: Hediye. Berhava: Boş, faydasız. Beslenen: Beslenen. Beş arşın bez: mec.Kefen Beş: Beş sayısı. Bey: Arap abecesinin ikinci harfi. Beyhuşt: Kökünden, dibinden kopmuş olan, koparılmış. Beyrek: Oğuzlar'ın destan kahramanı ''Bamsı Beyrek''. Bamsı Beyrek destanının en eski kolu -biçimi- ''Dede Korkut Kitabı''ndadır. Beyrek'in mezarının Bayburt'ta, Duduzar köyünde olduğu inancı yaygındır. Beytullah: Allah'ın evi, kabe. Beytullah: Tanrı evi, kabe. Bezenmek: Bezenmek, süslenmek. Bezestan: Değerli eşyanın satıldığı kapalı çarşı. Bezirgan: Kervan, tüccar Bezirgan: Tacir, tüccar, alış veriş eden esnaf. Bezm: Meclis. Bezm-i irfan: Olgun, kamil İnsanlar meclisi. Bıçağ: Bıçak. Bıldır: Geçen yıl. Bi mekan: Y ersiz yurtsuz. Bi-basar: Gözü keskin olmayan, görmeyen. Bidar: Uyanık, uykusuz. Bider: Tohum. Bi-gane: Kayıtsız, alakasız, dünya ile ilgisini kesmiş olanlar. Bigüman: Umutsuz, bilgisiz. Bi-huş: Akılsız. Bikir (Bikr): Bozulffiamış, temiz. Bilbil: Bülbül. Bile: Birlikte, bir arada. Bilekçe: Kolbağı, kelepçe. Billah: Tanrı adına içilen ant. Bilmez: Bilgisiz, nobran, nadan. Bilmir: Bilmiyor. Binin: Binini. Birez: Biraz. Birin: Birini. Bi-vefa: Vefasız. Bizar: Bıkmış. Bizzazure: Zaruri olarak. Boyağ: Boya. Boyu selv ağacı: İnce-uzun boylu, selvi boylu. Boyunnu: Boyunlu. Boz at: Boz donlu at . Boz: Açık toprak renginde olan, külrengi. Boz-bulanık: 1.Dumanlı, tipili, sisli. 2. Duru olmayan, çok bulanık. Boz-ötergi: Tarlakuşu, Bögün: Bugün. Böhtan: Bühtan, iftira, kara çalma. Böyüten: Büyüten. Bubal: Vebal. Buhağ : Çene altı, sakal. Bulmuşam: Bulmuşum. Bulum mı-mi: Bulayım mı? Bulundi: Bulundu. Burak: Girdap, anafor. Burçak: Baklagillerden, taneleri hayvan yemi olarak kullanılan yıllık bir yem bitkisi. Bu bitkinin mercimeğe benzeyen tanesi. Burma: Büklüm, kıvrım. Bus etmek: Öpmek. Buse: Öpüş. Buyumuş: Bu imiş. Bühtan: Yalan, iftira. Bükülmek: Dönmek, eğilmek. Bülbül teki: Bülbül gibi. Bülmek: Bilmek. Bülmez: Bilmez, bilgisiz, nobran. Bülüm: Bileyim. Bünyad: Temel, esas, yapı, bina. Bünyan: Yapı, bina. Bürünüptür: Bürünmüştür. Büryan: Biryan kebabı. Kuzu ya da koyun etinin yarım ya da tam gövde olarak tandırda |
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
C
Caba: Fazladan, üstelik, bir şey ödemeden alman şey . Cad: Darı ekmeği. Cah etmek: İtibar etmek. Cah: Makam, itibar. Cahallığ: Gençlik çağı. Caht: Bile bile inkar etme. Cam: Kadeh, bardak, şişe ve toprak cinsinden şarap kadehi. Can ürekten: Candan yürekten, içtenlikle, severekten. Canal: Canan, sevgili. Canan: Gönülden sevilen, gönül verilmiş olan kadın. Canın: Canımın. Canpolat Dev: Bir masal yaratığı. Cansız at: Tabut, salaca. Car: Çarşaf, komşu, yardımcı, medet eden. Cayız: Caiz, olabilir, yakışık alan. Cazu: 1. Cadı, oyunbaz. 2. Çok güzel. Cecim: Cicim, örtü ya da perde olarak kullanılan ince kilim. Cefa: Büyük sıkıntı, üzgü. Cefakar: 1.Cefalı. 2.Cefa eden. Cehl: Cahillik, ilimden mahrum olmak, tecrübesizlik. Cellat amanı: Ölüm cezasına çarptırılmışlara, ölüm yargısının uygulanmasından önce, son isteği için tanınan süre. Cem olmak: Toplanmak. Cemal: Yüz güzelliği. Cemalınnan: Cemalinden, yüz güzelliğinden, yüzünün güzelliğinden. Ceran: Sevimli, uzun boylu. Cevahir: Cevherler , çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler. Çok kıymetli maden veya taşlar. Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar. Cevahir: Şah Abbas'ın soylu hizmetçisi. Cevli cevran eylemek: Dolaşmak. Cevr etmek: Eza, cefa, eziyet, zulüm, sitem etmek. Tarikat ad*****n ruhen ilerlemesine mani olan şey. Cevr: Eziyet. Ceyran: Ceylan. Cığa: Yeşil. Cığalı koşma: Cinaslı koşma, sorguculu koşma. Cığa tel: Erkek yabanördeğinin kuyruğunun üstündeki kıvrık yeşil tüyler ve yeşil kanat telekleri. Cinas: Çok anlamlı bir sözcüğün, her kezinde başka bir anl***** öngörerek yapılan bir söz oyunu sanatı. Değişik cinas biçimleri vardır. [Tam cinas, birleşik cinas (benzeşmeli cinas, farklı cinas), basit cinas, eksik cinas...] Eski Edebiyat'ın bu yaygın söz oyunu sanatından Halk Edebiyatı da nasiplenmiştir. Özellikle manilerde cinasa çok rastlanır. Cılga: İnce yol. Cidar: Duvar. Cim: Osmanlı alfabesinin altıncı harfi olup ''ebced'' hesabında üç sayısının karşılığıdır. Civan: Genç. Genç ve yakışıklı olan. Coşarsız: Coşarsınız. Cur'a: Yudum. Cuş eylemek: Coşmak, kaynamak. Cüda: Ayrılık, ayrılmış. Cünun: Değişik. Cürmümü: Suçumu. |
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
Ç
Çağrışmak: Bir ağızdan bağırmak, yaygara etmek. Çal : Ala renk. Çalhandı : Çalkandı Çalhanmah : Çalkanmak. Çallı-çapraz: Çapraz çizgili bir şal deseni. Çalma: 1.Başa sarık gibi bağlanan düz ya da işlemeli kumaş. 2.Çember de denilen baş örtüsü, çetme. Çalmak: Doğmak, vurmak, atmak Çapraz: Eğik olarak birbiriyle kesişen. Çar anasır: Dört unsur , dört temel unsur .(Toprak-su-hava-güneş) Çar hisar: Dört kale burcu. Çar köşe: Dört köşe. Çar: Dört. Çarh: Çark, felek, gök, devreden, dönen. Çar-havuz: Büyük havuz. Çarh-ı devvar: Durmayıp dönen. Çarh-ı gerdun: Dönen çark. (Dönen dünya) Çarh-ı zaman: Dönen zaman, devir. Çar-pare: Dört parça, dört kısım. Çarpaz dağlamak: Çapraz dağlamak. Çarpaz: Çapraz. Çatmak: 1.Yetmek. 2.Üzücü olaylarla karşılaşmak, uğramak. Çekmişem: Çekmişim. Çeper: 1.Engel, çit, kamıştan yapılan çit . 2.Kırık dal ve yaprak kümesi. Çerağ: Mum, çıra. Çeri: Asker. Çetme: İşlemeli baş örtüsü, sırma işlemeli baş örtüsü, çalma. Çevre: Sırma işlemeli baş örtüsü, mendil. Çevrişir: Dönüşür. Çevrüşmek: 1 .Dönüşmek. 2.Devinmek dönmek. Çevrüşüpsen: Dönüşmüşsün, dönmüşsün. Çeyman: Kıl ya da yünden dokunma yamçı, kepenek. Çıham: Çıkayım. Çıhdım: Çıktım. Çıhıp: Çıkmış. Çıhmış: Çıkmış. Çıhsa: Çıksa. Çıra: Çerağ, kandil. Çırağ: Çerağ, kandil, mum, ışık. Çiçeğisen: Çiçeğisin. Çifte hal: Çifte ben. Çimennİ: Çimenli. Çimmek : Yıkanmak. Çin: 1.Çünkü, için. 2.0muz. Çit: Başörtüsü, yemeni. Çiyn : Omuz. Çoh: Çok. Çolp Suyu. Çövre: Çevre Çün: Çünkü. Çüt: Çift. Çüter çüter: Çifter çifter. |
|
|
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|